Prof.dr.Esfender Korkmaz, Türkiye’de halkın nasıl yoksullaştığını madde madde anlattı:
kinci çeyrek için açıklanan yüzde 21,7 büyüme açıklanmışken yoksulluğu neden konuşuyoruz?
GSYH’da yaratılan katma değerdeki artış, eğer sabit gelirlilerin, düşük gelir gruplarının reel gelirini artırmıyorsa, GSYH büyür ve fakat nispi anlamda yoksul sayısı artar. Zengin- fakir faraşındaki fark açılır.  
Kaldı ki, ikinci çeyrek büyümede baz etkisi yüksek oldu. Eğer 2020 ikinci çeyreğinde büyüme oranı eksi 10,4 olmayıp da sıfır olsaydı, bu sene ikinci çeyrek büyüme yüzde 9,7 olacaktı.
TÜİK verilerine göre; Türkiye yoksullaştı ve zengin- fakir arasındaki fark açıldı.
1. Nüfusun en fakir kısmını oluşturan yüzde 20’lik kesimin GSYH’dan aldığı pay 2005 yılında yüzde 6,1 iken, 2020 yılında yüzde 5,9’a geriledi. Yani yoksulluk arttı.
2. Nüfusun en zengin yüzde 20’lik kesiminin GSYH’dan aldığı pay, 2005 yılında yüzde 44,4 iken, 2020 yılında yüzde 47,5’e yükseldi. Yani zengin daha zengin oldu.
3. Gini katsayısı 2005 yılında 0,380 iken 2019 yılında yüzde 0,410 oldu, yani gelir dağılımı bozuldu.
4. Nüfusun en zengin yüzde 20’lik kısmının geliri 2005 yılında en fakir yüzde 20’lik kısmının gelirinin 7,3 katı iken, 2019 yılında 8 katına çıktı. Yani Zengin-fakir farkı açıldı.
Halk neden yoksullaştı?
1) Siyasi iktidarın tercihleri bellidir. Uygulamada halktan veya bir kesimden alıyor, başka kesimlere gelir ve servet transferi yapıyor.
Kamu- özel işbirliği yoluyla yapılan yatırımlarda, yüksek maliyetler,  talep garantisinin yükünü vergi verenler çekiyor. Karayolları ve köprüler kamu yatırımlarıdır. Bu yatırımlara fahiş fiyat uygularsanız, haksız vergi almış olursunuz. Köprüler, geçitler ve karayollarının fiyatları aracı olanlardan haksız vergi almış oluyor. Bu toplananlar, bütçeden popülist harcamalara gidiyor.
Kamu bankalarından, siyasi iktidar yarattığı taraf medya için tartışmalı krediler verdi.
Düşük faiz tutkusu nedeni ile bankalara TL mevduat yatıranların Temmuz ayı itibariyle yıllık getirisi eksi yüzde 9 oldu. Yani mevduat sahibi bankalara gizli vergi verdi.
2) Cari açık kaynak kaybı ve yoksullaşma demektir. Türkiye 2003 yılından 2020 sonuna kadar 611,2 milyar dolar cari açık verdi. Cari açık kaynak çıkışı demektir ve GSYH büyümeye doğrudan yansımaz ve fakat yurt dışına kaynak çıkışı olduğu için servet kaybına neden oldu.
3) Halkın enflasyonu ile ilan edilen enflasyon farklıdır. Kur artışı enflasyona yansıyor. MB reel kur endeksine göre, TL döviz karşısında yüzde 40’a yakın daha düşük değerdedir. TL değer kaybı, madalyonun tersi kurun artması ithalat yoluyla doğrudan üretim maliyetlerini ve Yİ- ÜFE’yi artırıyor. Yİ-ÜFE’de perakendeye ve TÜFE oranlarının artmasına neden oluyor.
Gelirler aynı oranda artmadığı tersine daraldığı için, enflasyon halkın satın alma gücünün düşmesine neden oluyor.
İşçi ve memur daha çok kaybediyor. Çünkü TÜİK’in açıkladığı ve zam olarak düzletme yaptığı ortalama TÜFE oranı, mutfak enflasyonundan daha düşüktür. Bu durumda Türkiye’de TÜİK geçinme endeksi hazırlamadığı ve düzeltme bu endekse göre yapılmadığı için, işçi ve memurun satın alma gücü düşüyor ve yoksullaşıyor.
4) Yeraltı ekonomisinin ve yolsuzluğun milli gelir içindeki payı yüksektir. Son aylarda iddialar açıklanan bilgi ve belgeler, Türkiye de yeraltı ekonomisinin ve yolsuzluğun sandığımızdan daha yüksek olduğunu gösteriyor.
Mamafih; Uluslararası Şeffaflık Derneği 2021 raporunda; “Dünya yolsuzluk sıralamasında Türkiye’nin, ekonomik, sosyal ve politik istikrarsızlıkların yoğun olduğu, demokrasi ile tanışamamış birçok ülkenin gerisinde kaldığı” açıklandı. 
Bu tür gelirler kayıtlara geçmiyor. Ama fiilen gelir dağılımını bozuyor.
5) Kamu harcamaları, sosyal destekler, eğitim ve sağlık politikaları gelir dağılımını etkiler. Bütçe harcamaları içinde yapılan ve sosyal amaçlı olmayan popülist amaçlı destekler, gelir dağılımını bozdu. 
6) Vergilerin üçte ikisini zengin ve fakirin aynı oranda verdikleri ÖTV- KDV gibi dolaylı vergilerden oluşuyor. Vergi adaletsizliği gelir dağılımını bozuyor.
7) İşsizlik, sendikasızlaşma işçinin pazarlık gücünü düşürdü. 2012 ikinci çeyrek atıl işgücü oranı yüzde 25 oldu. 17 milyon insan çalışmıyor veya çalışamıyor. Bunların ya hiç geliri yoktur, yada çok sınırlıdır. Bu kadar yüksek atıl işgücü aynı zamanda insan gücü kaynaklarının da etkin kullanılamadığını göstermektedir.
Dahası işçinin pazarlık gücü kalmadı. Zira atıl işgücünün olduğu, beş milyon Suriyelinin boğaz tokluğuna çalıştığı bir Türkiye’de işçinin pazarlık gücü yok demektir.
* 2003 yılında işçilerin yüzde 57,9’u sendikalı idi. 2021’de bu oran yüzde 14,4’e geriledi.
* 2021 yılında kayıtlı işçi sayısı 14.071.096, kayıtlı işçinin yüzde 14,4’ü yani 2.069.476 işçi sendikalıdır. İşçilerin yüzde 85,6’sı sendikasızdır.
AKP iktidarı, demokratik kurumları, sivil toplum örgütlerini ve bu çerçevede sendikaları tek tek ve zamana yayarak etkisizleştirdi.
Elbette gelir dağılımında aşırı bozulma ekonomik ve sosyal dengeleri de bozdu. Özetle;
* Gösteriş amaçlı tüketim arttı. Üretim Kapasitesi düşük kaldı.
* İkili piyasa yapısı oluştu. Şimdi 15.000 liraya da palto var. 600 liraya da palto var.
* Sosyal sorunlar tırmandı.
Çözüm ise önce doğru teşhisten geçer. Yoksulluğu görmeyen veya yaratan iktidarların çözüm şansı da yoktur.