İlginç bir hikaye. Herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir öykü. Ancak bu yazıda geçen kişi ve olayların, gerçek yaşamla doğrudan ilgisi vardır. 
Yıllar, yıllar önceydi. Çalıştığım kurumdaki 15. Yılım bitmişti.
Her yıl düzenli olarak verilen kıdem teşvik ödülleri töreninde sahneye çıkıp altın kaplamalı kol saati ödülümü alacak olmaktan dolayı heyecanlıydım biraz.
Böyle toplantılarda kendimi içinde rahat hissedeceğim o sihirli giysiyi hala bulamamış olmanın eksikliğini hissederdim hep.
Belki de bu yüzden , çeşit çeşit giysilerim olmasına rağmen, törenin yapılacağı günden bir kaç gün önce gidip kendime yeni yeni giysiler aldım.  Özel bir gün olacağını düşünerek paraya kıyıp markası  olan ipek bir bluza aylık maaşımın önemli bir kısmını yatırdım hatta. Nasıl olsa taksit yapacaklardı. Bir kaç ay sonra hem bluzu hem de ödediğim taksitleri unutmuş olarak hayatıma devam edeceğimi düşünerek , 15. Yılımın anısına kendimi şımartmaya karar vermiştim.
BİR KAÇ SAATLİK ORGANİZASYON AMA…
Tören gününden bir gün önce de dolabımda yer alan iş ayakkabılarımın hiç birinin yeterince yüksek topuklu olmadığını farkettim. Günlük koşturmaca içinde beni yavaşlatmayacak ölçüdeki orta ve az topuklu ayakkabıları tercih ediyordum. Ama böyle bir tören günü öyle alçak topuklarla geçiştirilmeyecek kadar önemliydi. Ödül için sahneye çıktığımda yüksek topuklu ayakkabılarım ile  kendimi çok daha iyi hissedeceğimi düşündüm bir an. İş çıkışı yolumun üzerindeki tek mağazaya girip beğendiğim ayakkabıyı , kendi ayak numaramdan kalmadığı için bir numara küçük olana razı gelerek satın aldım. Nasıl olsa bir kaç saatlik bir organizasyon olacaktı . Yanımda yedek ayakkabı götürüp değiştirecektim bir ara…
Öyle planlamıştım.
Ertesi gün çok erken saatlerde adımıza önceden alınmış olan biletlerle İstanbul’a uçtuk.
Yol için rahat ayakkabılarım ayağımdaydı. Yüksek topuklular akşamdan beri çantamda sırasını bekliyorlardı.
İstanbul’a inip törenin yapılacağı Konferans salonuna geldiğimizde ilk iş gidip ayakkabılarımı değiştirdim.
Yepyeni giysilerim ve biraz sıkıyor da olsalar yeni ayakkabılarımla törene hazırdım. Saç, makyaj mesleki üniformamızın olmazsa olmazları olarak tamamdı zaten. Alışık olmadığım yüksek topuklar ve bir numara küçük ayakkabılar beni bir anda 15 sene önceye götürmüştü . O zaman da yeni aldığım giysiler içinde kendimi biraz olsun iyi hissederek ilk iş günüme başlamış ama alışık olmadığım bu topuklu ayakkabılar üzerinde yürüme konusunda ciddi şekilde zorlanmıştım.  Ne de olsa üniversiteyi yeni bitirmiş, yıllarca giydiği kot pantolonu ve spor ayakkabıları ani bir şekilde terk etmenin acısını henüz atlatamamış gencecik bir kızdım o zamanlar. Aradan geçen 15 yıl mesleki olarak hep yeni şeyler öğrenerek, yeni yeni görevler üstlenerek o arada evlenip çoluk çocuğa karışarak su gibi  akmıştı.
YÜKSEK TOPUKLAR…
Artık 40 yaşına gelmiş tecrübeli bir bankacıydım. Ama ayakkabılar sıkıyordu işte yine. Yüksek topuklar üzerinde dengede durmakta zorlanıyordum hala…
Rahat rahat yürüyemiyordum bunlarla. Takılıyordum, sendeliyordum, bazen birilerine tutunmak gerekiyordu hatta. Bu ayakkabılar üstünde kendimi hiç ama hiç Özgür hissetmiyordum . Bazı şeyler hiç değişmiyordu demek. Ben ayakkabıların dilinden bunu anlıyordum…
Yıllardır Bankacılık yapmak bana ne hissettirdiyse ayakkabılar da şimdi onu hissettiriyordu sanki. Hem zorlanıyor hem de vazgeçemiyordum.
Tören başlamak üzereyken salonda benim gibi ödül alacak olan yüzlerce kişi olduğunu farkettim. 15 yıl önce Banka tarihinin en yüksek sayıda işe alımını yapmıştı, hatırladım. 
Bize gösterilen yerlere oturup sahneye davet edileceğimiz anı beklemeye başladık. Bankanın tüm müdürleri, Genel Müdürlükte çalışan Müdürler dahil oradaydılar.  Açılış konuşmaları teşekkürlerle başladı. Bankamız en değerli varlığının insan kaynağı olduğunu söylerdi sık sık.
Biz de inanırdık.
ÖDÜLÜN SONRA GELECEK
Sıra sahneye davet edilme kısmına geldiğinde yapılan  ilk açıklama ilginçti. Sayımız çok fazla olduğu için ödül töreninde ” ödüllerimiz” verilmeyecek, daha sonra gönderilecekti.
Makul ve mantıklıydı. Alınmadık. İkinci açıklama bize yapılan bir Süpriz ile ilgiliydi. Sahneye çıkarken 10,15,20,25 yıl öncesine ait, o yıllarda popüler  olmuş şarkılar eşliğinde çıkacaktık. Nostalji rüzgarları esecekti.
Güzel bir düşünceydi. Arka arkaya şarkılar çalmaya ve isimler hızlı hızlı okunarak herkes sahneye davet edilmeye başladı. Güzel şarkılar seçilmişti. Sevgiden bahseden, bilinen şarkılar. Sıra bizim grubumuza geldiğinde çalmakta olan müziği duyduğumda bir an İçin  kulaklarıma inanamadım. Sahneye çıkmakla çıkmamak arasında tereddüt ettiğimi hatırlıyorum bir an. Ama sonuçta çok da Mutlu olmayan şaşkın bir yüz ifadesi ile sahnedeki yerimi alıp bir an önce inmek için nefesimi tuttum. Fonda bangır bangır Tarkan’dan ” Kıl oldum abi..” şarkısı çalıyordu. “Kendine gel kendine, dön de bir bak haline, aynalara küsmüşsün kıl oldum abi..üstelik çorabı da kaçmış, kıl oldum abi…” O an sahnede bulunan 20-30 kişi kendimizi ne kadar değerli hissettik tahmin edebilirsiniz belki .
BU NASIL BİR TAÇ?
Gerçekten büyük bir Süpriz olmuştu. Herkes şaşırmış şekilde birbirine bakıyordu. Aklıma ilk gelen organizasyonu yapan firmanın genç çalışanlarından birinin  tecrübesizliğine kurban olabileceğimizdi. 15 yıl öncesine ait bir çok popüler şarkı arasından bunu seçmişti belki muzipçe. Ama öyle bile olsa çalışmakta olduğum çoook kurumsal firmanın bu akışı denetlemiş ve onaylamış bir yetkilisi mutlaka olmalıydı.
O kişi hangi akla hizmet 15 yıllık emeğimizin ödüllendirildiği bu anı bu şarkıyla taçlandırmayı uygun görmüştü acaba ?
Sahneden inerken en ön sırada protokolde oturmakta olan tepe yöneticilerimizin  yüzlerine bakma gereği duydum. Acaba onlar bu sahne karşısında ne düşünmüşlerdi? Gördüğüm tek şey : hiçbir şeydi. Önemsememiş, umursamamış, kızmamış , şaşırmamışlardı. Süpriz yoktu yani onlar için . Herşey olması gerektiği gibi olup bitmişti . Kurumun insana verdiği değeri tam çözememiş olmakla birlikte, benim kuruma verdiğim değer o gün orada adeta sıfırlandı .
Belki de yaşanan bir çok olayın üzerine zar zor korumaya çalıştığım son duygusal bağım da kopmuştu artık. Sorun şarkıda mıydı yoksa benim algılayışımda mı tartışılabilir tabii. Sonuç olarak o güne yüklediğim anlam uçup gitmişti.
BANKACI BANKACININ DOSTU MU?
Törenden çıkıp yemek yiyeceğimiz yere doğru yürürken yanımdan geçen birinin yanındakine ” Yeni ayakkabı alıyorlar, etiketini çıkarmayı bilmiyorlar abi..” dediğini duydum. “Ben neyin derdindeyim, insanlar neleri takip ediyorlar, Nasıl da etiket derdindeler …” diye düşündüm bir an. “Nasıl insanlarla, nasıl bir ortamda çalışıyoruz, ne yapıyoruz biz burda şimdi ?
Genç, heyecanlı, yeni müdür olmuş biri, unutmuştur çıkarmayı olamaz mı yani ? ” diye savundum içimden o yargısız infaz edilmiş zavallı kızı… Yemek sonrası kendimi kalacağımız otelin odasına zor attım.
Ayakkabılar ayağımı, tören kalbimi vurmuştu. İkisi de acıyordu. Ayakkabıları bir hışımla fırlatıp attığımda gördüm altındaki çıkarmayı unuttuğum, küçük, beyaz etiketi.
Garip bir utanma hissettim birden. Belki de o söz bana duyurmak için öyle uluorta söylenmişti yanımdan geçerken. Söyleyen tanıdığım biriydi oysa.
Bana doğrudan da söyleyebilirdi sessizce isteseydi. Bütün gün o ayakkabıyla gezmiştim ben. Farketmemiştim. Belki de tamamen tesadüftü bu konuşmayı duymam, bilemedim ki…
Tek bir tırnak darbesiyle söküp atarken etiketi, “Keşke insanların bize bir görüşte yapıştırıvediği etiketleri çıkarmak da bu kadar kolay olsaydı” diye düşündüm…
( Bu yazıda geçen kişi ve olayların, gerçek yaşamla doğrudan ilgisi vardır. Çünkü insan düşünen , hisseden, sorgulayan bir organizmadır. )